Mayıs 08, 2008
Yazan: admin
Kategori: Kategorilenmemiş
M. Zâhid el-Kevserî (rh. a.)
Fukahânın, fıkhî meselelerin 3/4′ünde ittifak ettikten sonra ahkâm konusundaki delillerin teâruzu ve anlayış farklılıkları sebebiyle fıkıh bablarının 1/4′ünde görüş ayrılığına düşmesine gelince bu, fıkhın hürmetine dil uzatmak için kesinlikle bir gerekçe teşkil etmez. Tam tersine, görüşünde hata eden müctehidin sorumluluktan kurtulduğunu ve ecir aldığını, isabet eden müctehidin ecrinin ise daha fazla olduğunu nassen belirten din’in kendisidir.
No Comments →
Mayıs 08, 2008
Yazan: admin
Kategori: Kategorilenmemiş
Dr. Ebubekir Sifil
İslam, hayatın tamamını kuşatan bir dindir. Sadece neye nasıl inanmamız gerektiğini belirleyen ilkeler değil, aynı zamanda hayatımızı tanzim edeceğimiz kuralları da içerir. Bunlara, ahlakî ilkeleri de eklediğimizde ortaya, insan hayatının her aşamasını ve her alanını kapsayan bir manzume çıkar. Şüphesiz bu üç alan (iman, ahlak ve hayatı tanzim eden kurallar) birbirinden bağımsız değildir. İman ile başlayan mü’min oluş süreci, amel ile gelişir ve ahlakî ilkeler ile bütünleşerek olgun mü’mini (insan-ı kâmil) ortaya çıkarır. İnançla ilgili alanı Akaid, ahlakî alanı Tasavvuf ilmi disipline ettiği gibi, amelî hayatı da Fıkıh ilmi tanzim eder. İman’dan kaynaklanmayan bir Fıkıh, ontolojik olarak da epistemolojik olarak da mümkün değildir. Bir başka ifadeyle inanmak yaşamayı gerektirir. İman ile amel, ruh ve beden gibidir. Biri olmadan diğerinin arzu edilen şekilde var olabileceğini düşünmek mümkün değildir.
Comments (2)
Mayıs 08, 2008
Yazan: admin
Kategori: Kategorilenmemiş
Talha Hakan Alp
Fıkıh ilmi, belli bir metodolojiye dayanmadan ortaya konabilecek bir disiplin değildir. Müslümanın başta Kur’an ve Sünnet olmak üzere edille-i şer’iyyeyi (bizi hidayete götüren ve hayatı sırat-ı müstakim üzere yaşamamızı mümkün kılan rehberleri) nasıl okumamız gerektiğini Usul-i Fıkıh dediğimiz disiplin sayesinde öğreniriz. Bu bakımdan fıkhı, arzu ve heveslerimize göre tanzim edeceğimiz hükümlerden oluşan bir saha olarak görmek son derece yanlıştır. İslam olmak, Allah Teâlâ’nın rızası doğrultusunda yaşamak demekse, bunun bir tek yolu vardır: Nasıl yaşayacağımızı vahyin kılavuzluğuna başvurarak belirlemek. Hiç şüphe yok ki bu da öncelikle Kur’an ve kaynaklığını ondan alan diğer deliller üzerinde ciddi bir imal-i fikir faaliyetini gerekli kılar.
No Comments →
Mayıs 04, 2008
Yazan: admin
Kategori: Kategorilenmemiş
Dr. Serdar Demirel
Makasıd Fıkhı, özellikle çağdaş problemlerin çözümü bağlamında sıklıkla atıf yapılan bir saha. İstismara müsait gibi görünen ve bazı çevreler tarafından fiilen istismar edilen bu saha, aslında öteden beri Usul-i Fıkıh ilminin bahisleri arasında kendisine yer bulmuştur. Cüveynî ve Gazalî’den bu yana ele alınıp geliştirilmiş makasıd konseptinde başıboşluğa ve keyfîliğe yer yoktur. Bu saha da tıpkı Usul-i Fıkıh ilminin diğer meseleleri gibi belli kural ve kayıtlara bağlıdır.
No Comments →
Mayıs 04, 2008
Yazan: admin
Kategori: Kategorilenmemiş
Murat Hafızoğlu
Değişim, İslam Ümmeti’nin gündemine bir “problem” olarak modern zamanlarda girdi. Şu anda sosyal hayatımızdan Kur’an ve Sünnet anlayışımıza kadar hemen her sahada “değişim”le irtibatlı problemler yaşıyoruz. Değişim hangi sahalarda, ne ölçüde kabul edilebilir? Ki dini yeniden tanımlamak ve dinle irtibatımızı yeniden kurmak zorunda kalmayalım? Şüphesiz Din içinde, özellikle fıkhî sahada değişimin belli bir yeri vardır. Hatta Din-değişim meselesinin konuşulabileceği tek alan fıkhî ahkâm, hatta bu ahkâmın bir bölümüdür. Hükümlerde değişiklik şu alanlarda cârî olur: hükümler illetleriyle varolduğuna göre, illet ortadan kalktığında zail olan hükümler; üzerine bina edildikleri örfün değişmesiyle birlikte değişen hükümler; bir de zaruret başlığı altına giren ârızî durumlar hükümlerde değişikliğin cari olduğu noktalardır. Eserleri makâsıd konusunda temel kaynak olan Şâtıbî ve İbn Âşûr da farklı düşünce içinde olmamıştır.
No Comments →
Mayıs 04, 2008
Yazan: admin
Kategori: Kategorilenmemiş
Dr. Nu’mân Cagîm
İctihad faaliyeti, hükümlerin Kur’an ve Sünnet tarafından hangi hususlar esas alınarak belirlendiğini araştırma faaliyetidir. Hareket noktası itibariyle ictihad faaliyeti, doğrudan naslardan hüküm çıkarmayı ifade eden istinbatî ictihad ve mevcut hükmü belli bir meseleye uygulamayı ifade eden tenzilî/tatbikî ictihaddır. Hakkında özel hüküm bulunmayan meseleler hakkında hüküm verilirken neyin esas alınacağı konusunda üç görüş vardır: İlletin esas alınacağını söyleyenler, hikmetin esas alınacağını söyleyenler ve bu ikisi arasında orta yolu tutturanlar. Bu üçüncüler, munzabıt olduğu zaman hikmetin hükme esas teşkil edeceğini söyler.
No Comments →
Mayıs 04, 2008
Yazan: admin
Kategori: Kategorilenmemiş
M. Fatih Kaya
İlim öğrenmeye verilen önem, bizzat ilmin kendisine verilen önemle doğru orantılıdır. Geçmiş nesillerimiz ilim öğrenmeyi hayatın en ciddi meşgalelerinden biri, hatta bir ibadet olarak sayıyor, bu sebeple ilim öğrenme yolunda büyük fedakârlıklara katlanıyordu. Bu ilim aşkı, bugün bize imkânsız gibi gelebilecek şeyleri mümkün kılıyor, bugün hiç birimizin göze alamayacağı güçlük ve sıkıntıları bir hayat tarzı olarak yaşatıyordu. Allah’ın sözünü yüce tutmak adına nelerin göze alındığını samimi Müslümanlığın bir ölçüsü olarak görmek doğru ise, bize geçmiş ile bugün arasında sahici bir kıyaslama yapma imkânı veren bir alandan bahsediyoruz: İlim uğruna katlanılan meşakkatler.
Comment (1)
Mayıs 04, 2008
Yazan: admin
Kategori: Kategorilenmemiş
Murat Türker
Bediüzzaman, İslam dünyasında yenilik,′ reform, ıslah… kavramları üzerinden gerçekleştirilmek istenen dönüşüme karşı durmuş bir alimdir. Müslümanların ihtiyaç duyduğu şeyin yeni ictihad değil, imanî ve amelî hayatın asliyetine kavuşturulması anlamında tecdid olduğunun altını çizmiştir.′ Modern dünyanın meydan okumalarına karşı seleften devralınan iman ve amel binasının muhafaza ve tahkim edilmesi gerektiğini söyler. Batı karşısında herhangi bir komplekse kapılmadan İslam’ı ve ulemanın bıraktığı mirası dirayetle müdafaa eder. İslam’ın sadece Müslümanların değil, insanlık aleminin tek kurtuluş reçetesi olduğunu sıklıkla tekrarlar.
No Comments →
Nisan 26, 2008
Yazan: admin
Kategori: Kategorilenmemiş
Doç. Dr. Bedri Gencer
Epistemolojik bir kriz olarak görünen modern dünyagörüşünün yaşadığı, aslında bilgi/ahlaka yönelik ilim/amel ayrışmasından kaynaklanan etik bir krizdir. Arapça hikmet, varlık-değer-bilgi-amel ilişkisince nihaî olarak ahlakı hedefleyen ilim/amel izdivacını öngören geleneksel dünyagörüşünün tecessüm ettiği an kavramdır. İslamda ancak vahiyle bildirilen mutlak anlamda ilahî bilgi anlamına gelen ilmin amele dönüştüğü hikmette, dinin dikey (vahyî) ve yatay (evrensel) boyutları buluşmaktadır. Hikmet, özelde bütünsel ilmi, genelde ilim/amel izdivacını anlatır. Teorik (ontolojik-epistemolojik) bakımdan hikmet, insanın gücü oranında şeylerin hakkına varması, pratik bakımdan da şeylerin hakkını vermesi, kısaca aynı kökten gelen hüküm anlamına da gelen din’in disiplini olarak tanımlanabilir. Mutlak olarak kullanıldığında hikmet, bağlama göre hem “ilm-i mabadettabia, hey’et, tıp, tabiat” gibi ilim dallarından, hem de hem de “illet, bilgelik” gibi diğer kavramlardan birini belirtebilmektedir. Bu bakımdan hikmetin Batı dillerinde en azından on dört karşılığı vardır: Reason, Wisdom, Dictum, Oracle, Arcane, Mystery, Philosophy, Sapientia, Scientia, Sophia, Phronesis, Physic, Medicine, Jurisprudence. Dünyada tek kelimeyle bir başka dile aktarılamadığından dolayı önerimiz, hikmetin, dünya dillerinde orijinal hikmah olarak kullanılmasıdır..
No Comments →
Nisan 26, 2008
Yazan: admin
Kategori: Kategorilenmemiş
Röportaj
“Yol nereden geçerse, yolcu da oradan geçer”
İstanbul’da yaklaşık 500 yıldır yanan bir kandil var. Büyüklüğüyle mütenasip bir vakar ve tevazu ile etrafına cömertçe ışık saçıyor. Aşağıda nefis sohbetini zevkle okuyacağınız muhterem Emir Eş’in ifadesiyle, “her araştırmacı ilim adamının yolu Süleymaniye Kütüphanesinden geçmek durumundadır. Zira yol nereden geçerse, yolcu da oradan geçer.”Kütüphane bir “kitap mezarlığı” ya da “müze” değildir. Kitap ve kütüphane aşiretten millet, milletten medeniyet çıkaran en önemli unsurdur; kurucu olarak, taşıyıcı olarak ve muhafız/hafıza olarak.Sadece Süleymaniye’de değil, İstanbul’daki, Konya’daki, Amasya’daki, Şam’daki Kahire’deki, hatta Londra’daki, Escorial’deki… kütüphanelerde derinden bir nabız atışı gibi yaşayan, bizim hafızamız, bizim kimliğimizdir. Geçmişte Moğollar ve Haçlılar tarafından yakılıp yıkılan da, dün ve bugün Bosna’da ve Bağdat’ta hunharca katledilen, yağmalanan da o…Bu nasıl bir “yüzakı” medeniyettir ki, âsâr-ı bâkiyesi ile dahi dünyanın dört bir yanında varlığını hissettiriyor, düne olduğu gibi bugüne de ışık tutmaya devam ediyor; rencîde olan dîde-i huffâş rağmına!..
No Comments →